24 Nisan 2014 Perşembe

   
  

    HABERSİZ PERŞEMBE 
(EN YAKIN EN UZAK)
    
   Sevdiğim… Hikâyen ne güzeldir, benden dinle. Şu söylenmeyeni duymayan kulaklarına son kez söyleyeyim: ‘Süveyda derler adına, insan bu derde düşmeye görsün. Süveyda kalpte bir kara damla, aşkı hissedip can bulurmuş vücutta. Büyüdükçe büyür, kanadıkça kanarmış; sardıkça sararmış sevdalıyı baştan sona. Bir zehir, bir ab-ı hayat… Sevgiliye olan hasretinden beslenip hayat verirmiş aşığa, sevgiliyle olan hicranından dem alıp zehredermiş dünyayı ona. Süveyda derler adına…’

    Sevdiğim. Kalbimin en derininde gizlediğim... Şu güne kadar başıma gelen en güzel derdim. Gözyaşlarımın her biri bir inci tanesi, senden dolup taşarken. Her biri kıymetli, senle dolup taşarken. Sonradan yağacak yağmurdan habersiz bugünün perşembesi. Oturmuşum yine kantinin bir köşesine, yine seninleydim, yine sende. Masam kapıya uzak bir yerden. Hani şu tost aldığımız sıra var ya, onun hemen dibinden. Kapı karşımda; gelip geçiyor hayatın hengâmesi içinde neşeli, kederli, asık suratlı insanlar; gelip geçiyor zaman. Bekliyorum, yüreğimde inci taneleri, seni bekliyorum. 'Ah, bir gelse!' diyorum. 'Şu içimde taşıdığım bütün kederi, dağılmışlığı alsa götürse. Bir gözüme değse gözleri, henüz yaşamadığım mutsuzlukları bile silse. Bir girse gözlerimin menziline, bir umut düşürse yine içime, ben oyalanmaya devam etsem belli belirsiz sevgisiyle, oynamaya devam etsem sevda oyunumu gözlerinin her hareketiyle. Ah, bir gelse.' 

    Zaman geçiyor sevdiğim, hızlıca geçiyor. Görmüyoruz bazen bu acelede şehbal açma sevdasıyla yanıp tutuşan taze çiçekleri, görmüyoruz mutluluğun her adımda geride bıraktığı ayak izlerini ve görmüyoruz, belki de gözümüzün hizasında duran gerçekleri; zaman geçiyor sevdiğim. Gözlerimizdeki perde eskiyor, bazen yürek sızlatıyor ya, yine de 'Eyvallah' dedirtiyor eskiler safına katılmaya yüz tutmuş perdemizin deliklerinden, bize selam duran hüzünler. 

    İşte geçen zaman, işte ben, kantinin yalnız bir köşesinde, bilmem kaçıncı bardak çayımı içiyorum, hava soğuyor. Sabahın yaza elini sarkıtan sıcağı, yerini ürperten bir soğuğa bırakıyor. Kaloriferler de yanmıyor be sevdiğim, hava soğuk, üşütüyor. Bir siluet geçmeye görsün kapıdan, gözlerim merakından dört dönüyor. Her yüz yeni bir Bismillah çektiriyor suskun dilime, her yüz 'Ha geldi, ha gelecek.' diyor. Dedim ya eskiyor artık umudu içimde tutan yalancı perdeler, artık gerçekler gün yüzüne çıkıyor, artık umut tükeniyor. Hava soğuyor sevdiğim ve sen de gelmiyorsun. Kandırıyor bütün gölgeler, kandırıyor saniyeleri kovalayan yelkovan, kandırıyor batan güneş beni her gün; zaman ne kadar geçerse vuslat o kadar uzuyor, şu bendeki kör umut an be an tükeniyor. Karanlık iniyor yavaş yavaş derdinin kefesi olmuş omuzlarıma. İşte akşam, işte ben, elimdeki bilmem kaçıncı bardak çayımı yudumluyorum, hava soğuyor. Beklemeye lafım yok, beni sana bağlayan her umut tanesi yollarına çiçekler saçıyor bu bekleyişlerimin. Ben kavuşamamaktan yana dertliyim sevdiğim; ben seni değil de, bu deryanın içinde kendimi daha fazla taşıyamamaktan dertliyim. Derd-mend olmuşum, bu işin ehliyim. Ey benim güzel derdim, seni taşır da yüreğim, ben kendimden şüpheliyim. Saatler geçiyor, yine de gelmiyorsun. İçimde umudumu kemiren hüzün, diyor ki ‘Gelmezse şu kapıdan, bir daha gitme ardından. Gelmezse en çok ihtiyaç duyduğun anda, bir daha oturtma onu gönül tahtına. Gelmezse…’ 

    Cümleleri beyhude uzatmanın ne gereği var sevgili… Sonunda yağacak yağmurdan habersiz bugünün perşembesi. Gönül kapım aralık, hala inatla ‘Ha geldi, ha gelecek!’ diyor gitgide azalan kalabalık. Bu gece yağan yağmurdan habersizsin, gelmiyorsun. Dökülüyor inci taneleri… Artık süveydanın nefesine dahi yetmiyor boşluk, geçemiyor, kapı kapanıyor. Yüreğimde inci taneleri…

     Meltem K.

23 Nisan 2014 Çarşamba






Hayatta güzel şeyler de olmaya devam ediyor.
''Güzelim, güzel sıfatına en çok gidenim. 
Sana yazmak bir mum yakıp ona bakmak gibi. 
Kısık ateşinle dev bir ilimle yükseliyor aklımda yüzün. 
Yeşil ve keder yüklü bir gemi olup su alıyor, öpsem de huzura kapatsam dediğim helal gözlerin. 
Naciyem, aynı yastığa baş koymamıza günler kaldı sadece. 
Gözlerimi kapatınca, sadece o yeşil ve pervasızca yüreğimi kucaklayan gözlerini görüyorum, yaralarıma değiyor o gizli karasıyla, değiyor canımdan her bir parçaya. 
Kendimi böyle böyle iyi ediyorum. 
Tutup kendine çekiyor yorgun yalnızlığımı saçların. Yasemin kokusuyla sevaba sokuyor aklımı. 
Bir tebessümüne değip gönlümden 'Ah!' diye geçiyor hasret. 
Bağrına basıyor yorgun başımı içinde kendimi uyuttuğum helal yüreğin. 
Naciyem, aynı mumun ışığında geceye gülümseyecek yakında yüreklerimiz. 
Hiçbir yeri olmayacak evimizde zehre bulanmış dokunaklı kederin.''


(Sevgi böyle bir başka güzel vesselam.)
''Aşk bir yarış değil zannımca. Kim daha çok uğraşırsa o kapmıyor gönlünü. Kimdeyse gönlün o daha çok görünüyor sana. Kimdeyse aklın, o daha çok dokunuyor kalbine. Kalbe girmek için çabalamak niye? Yüreğin düştüyse elime, beni senden ayrı tutabilecek olan ne; aramıza girebilecek olan? Dağları delmem bir şey ifade eder mi, sende değilsem; sen de değilsen biz'de. Değil mi ki aşkta çaba sadıklığa eşdeğer? Yumdum gözlerimi; hayalimde sen, aklımda sen, bende sen. Yolların getirecek mi bana seni, hiç bilemem. Dedim ya; kalbin düştüyse elime, ne olursa olsun varacağı yer olmalı tek kelime: Sen. İlle de sen. Kalbimde tek sen. Kim çıkarsa önüme, yine de sen. Yahut aşk, sanıldığı gibi fevkalade bir şey değildir. Ama gene de sen.''

20 Nisan 2014 Pazar

...
Hem boğulmaktan korksa yağmur, deryaya düşer mi? Hem deryanın da başı bir damla yağmur değil mi?

16 Nisan 2014 Çarşamba

    DÜN-YA VAR-MIŞ.

    1.Bölüm: Ağlamak

    (Oysa her gün yeni bir umut doğar, güneşle beraber.)


    Ağlamak eşittir rahatlamaktır bende. Hani hiç bir şey yapamadığım zamanlarda en çok da. En azından ağla, geberene kadar ağla. Gebermek fazla mı oldu dersiniz? Değil bence. Bu şey gibi; göz yaşın bitene kadar, ağlamaktan takatin kalmayana kadar ağlamak; gözlerini kapadığında yaşlar süzülürken her damlada her şeyi, yaşadığını dahi unutmak; bir sen varsın bir de o; aklını kemiren, göz bebeklerini kurutan her neyse, işte o. Ve sonunda sen farkında olmadan gelen uyku. İnanmazsınız, nasıl huzura erdirir, nasıl rahatlatır. 

    Sonra.. Sonra fark edersin ki ağlamayınca etkisi de gidiyor, yani ya ağlayacaksın ya ağlayacaksın. Yoksa gelmiyor o rahatlama. İşte tek problem de bu: Ne zamana kadar ağlayabilirsin ki? Bir saat, üç, dört, bir gün?? Yapma be, çağlayan mı var içinde? 

    Sonra... Sonra yeni bir saate uyanırsın. Bitmiş midir? Hayır tabi. Kurtulduğun bir şey yok, değişen bir şey yok. Şunun dışında: Eğer bazıları gibi geceleri, yalnızken ağlamaksa tercihin; sabah olmuştur, güneş doğmuştur. İşte sana değişim. Aslına bakarsanız buna benzer çok örnek verilebilir: Güneş doğmuştur, yeni çiçekler, kuşlar yeniden ötüşmeye başlamıştır, belki karıncalar çıkmaya başlamıştır, ram pa pa pam ram pa pa pam şekerliğe marş!! Bodrumdaki kedi yavrulamıştır, kapına bir küçücük köpek dadanmıştır, artık daha çok süt alman gerekir. Üst kattaki yaşlı teyze ölmüştür, severdin ya muhabbetini. Gazetede bugün daha az mutsuz haber vardır, dışarı çıktığında sokakta farklı bir çocuk görürsün, dayanamazsın bir de ona çikolata filan alırsın. 'Çikolata dişlere zararlıdır.' diye aklından geçerken daha çekimser uzatırsın elindekini. Yolda gezinirken gülümseyen yeni yüzler görürsün, sen de gülümsersin farkında olmadan. Dün yağan damla damla yağmuruna karşı bugün hava mis gibidir. Derin bir nefes çekersin, 'Oohhhh be dünya varmış!' Dün-ya var-mış. Sahi sen de yaşıyorsun, ne iş? 

    Dedim ya, ağlamak rahatlatır, ama durulana kadar. Sonrası aynı. Aslında görebilirsen, sonrası farklı. Anlıyor musun, göz meselesi bu. Öyle uzağı görmene gerek yok, yanı başına odaklansan da yeter. Çok mu iyimserim? Ama görüyorsun güneş her gün yeniden doğuyor, günler sana ne getirecek, sen ne bekleyecek ne umacaksın, uğraşmadıkça direnmedikçe bozulmayacak mı gözlerin? Adam karşında dünyanın en güzel gülüşüyle duracak, hayvan eline yemek isteyerek bakacak, çocuk fakirlikten bazı geceler aç yatacak görmeyeceksin. Gözlük mü? Yok yok, bu kalp gözünün ayarında gözlük yok. Sen tercihini yapacaksın. 

   Sonra... Sonra sabah olacak, hem kim bilir, belki gök kuşağı da çıkar...


    Meltem K.

15 Nisan 2014 Salı

     Herkes özler birilerini, bir şeyleri özler. Kimi evladını özler kimi annesini. Bazısı geleceği özler, geçmiş özlemi yaş olur süzülür bazısının yanaklarından. Birisi vatanı özler, bütün cihanı gurbet bilir bir başkası ölümü özler. Bir başkasının da yanında bile özleyeceği bir sevgilisi vardır, işte döner dolaşır onu özler. İnsan özler velhasıl. İnsan bir de özlediğinin bilinmesini ister. Hani bir beyit var, gönülden gönüle bir yol gider derler, sonra da bunu dile dökerler. Madem diyor, gönülden gönüle bir yol var, o halde dile dökmenin ne alemi var. Gerçekten özleyenler, özlediklerini dile dökmeye mecali bile kalmayacak kadar özleyenlerdir. Öbür feryad edip ortalığı birbirine katanlar özledim zannedenlerden başkası değil. İnsan gerçekten özlerse, özledim diyemez. Ama ona bakan onun gözlerinde özlediğini seyreder, bu falancayı özlüyor derler, yüzünde sevgiliyi seyrederler ona bakanlar. Demek ki sevgilinin uzağında durup, özledim diyenler aslında kendilerini kandırıyorlar. Yani sen hem seveceksin, hem özleyeceksin hem de sebepler, bahaneler koşacaksın. Sevmek, özlemek, sebepleri aşmak. Her baktığı yüzde, gözde sevgiliye bakmak; bazen gemileri yakmak; bazen sevgilinin, sevdiğinin yanında olmak değil mi?

8 Nisan 2014 Salı

    ''Gönlümde bir fırtına, sonu tufan. Rüzgar her estiğinde adını söylüyor, kulaklarım sağır olsun diliyorum. Dudaklarıma mühürlenmiş bir sözcük gibi ismin. Hangi cümleye başlasam, başına adını koyuyorum; dilim lal olsun istiyorum. Aklım bir zincir vursun yüreğime; her halkada demirin soğukluğu, yaktığın ateşi söndürsün diliyorum. Kalbime ayaz vursun, donsun. Öldürmeye çalıştığım sen değilsin, kaçtığım sen değil. Elimde bir hançer... Sen yeni güne doğ; bırak ben öleyim.''
Akılsızdır benim yüreğim. Hep gider zoru seçer; ne var sanki onda, bana bakmayan gözlerinden başka.

6 Nisan 2014 Pazar

       BİR KÜÇÜK MUTLULUK MESELESİ

   Güne nasıl başladım? Hemen sıcağı sıcağına anlatayım. Bana ne bundan diyebilirsin, hakkındır. Hakikaten, size ne bundan? İhtimalleri sıralayalım: Belki köpekleri seviyorsunuzdur, belki okuyunca seveceksiniz az biraz, belki okumayı seviyorsunuzdur, yahut gülmeyi, cümleleri kafanızda canlandırmayı... vs vs. Artık neden bunu hala okuduğunuza siz karar verin. Ben sadede geleyim.

    Güne nasıl başladım? Saat 7 sularında uyanmak zorunda kaldım. Yurdumun kapısında bir küçük köpekcik, havlıyor. Havlıyor ya da ağlıyor. Böyle sese ben dayanır mıyım, kalktım tabi. Halbuki tanıyanlar bilir, beni yatağımdan ayırmak oldukça güçtür, hele ki geç yatmışsam. Uykulu gözlerle pencereye yanaştım, gözümü açamıyorum daha tam olarak. Allah'tan güzergahımda tehlike arz eden bir eşya yok, bir de yere kapaklanıp kalkmaya uğraşabilirdim. Gözlerim halen yarı açık. Camı aç, hafif ürperten hava içeriye doluşmadan önce yüzünü buruşturup geçsin. Ayıldım azıcık. Camı aç, ufaklığın sesi daha da çınlasın. Ayıldım biraz daha. Mini mini, tombik, daha yeni olduğundan cırtlak sesli bir yavru köpek. Ne yapmış, nasıl yapmış orası benim olmadığım bir mazide kaladursun, merdiven basamaklarını çıkmaya çalışıyor. Çıkabiliyor ama her basamağı birkaç kere. Poposundan birinin destek çıkması gerek gördüğüm kadarıyla. 

    Neden ve neye böyle ısrarla havladığını araştırmaya başlıyorum. Evet hala penceredeyim, hala soğuk hava. Bakındım sağa sola. Demir çitlerin hemen yanı başında anne olduğu her halinden belli iki numaralı başkahramanımız durmakta. Meğer bizim Tombik'in de bütün haykırışları ona. Ama arada bir demir engel, böylesine yakınken bu kadar hasretler birbirine. Dramatikleştirmiyorum durumu, Pofıdık'ın ses tonu öyle söylüyor. Evet adı da Tombik, siz Pofıdık da diyebilirsiniz. Kızsa Pofıdık, erkekse Tombik. 

    Tabloyu kısaca özetlersek: Anası çocuğundan ayrı düşmüş. Çocuğu da anasından. Gözle görülemeyen cinsten, çünkü dedim ya arada sadece demir bir çit. 

    Anne binanın etrafında dolanıyor. Uzaklaştıkça Tombik'in sesi daha şiddetleniyor. Ben de camdan yönlendiriyorum: 'Kızım sağdan gel, görmüyor musun basamakları, ordan gireceksin!!' Bir süre geçtikten sonra, anaç eleman yolunu buluyor. Artık beni duydu, anladı mı yoksa annelik içgüdüsü mü, şans mı orası muamma. Velhasıl kavuşuyorlar sonunda. Ha tabi, artık indim ben de bahçeye. Hava halen soğuk be! Dün geceden beri içimde bir köpek sevme isteği, yolda iki kere Golden gördüm de dokunamadım oradan kalma. Az yanaşayım dedim yanlarına, oy ne de sevilir bu şişko diye düşünerek. Ne mi oldu? Anası olacak o kadın(çirkefleşmedim yanlış anlamayın) yaklaştırmadı beni yanına. 'Arkadaş dostum ben, yapma böyle.' dedim anlamadı. 'Ben yok size zarar vermek?' yok yine anlamadı. Baktım olmayacak, mutluluklar diledim çekildim. Hava da soğuk. Bas bas bağıran Pofıdık'ın sesi çıkmıyor artık. Mutlular, mutluyum. Kahvaltıda gülücükler saçıyorum. Abartma yahu mu diyorsunuz, benim mutluluğum da böyle işte, küçük ayrıntılarda gizli. Bolca para, kocaman evler mi lazım? Maddiyat göz doyurur be arkadaş, gönlün aç kalmaya. Haydaaa!! Nerden nereye! 

    Hah işte 7'de uyandım. Bugün de vizem var, asıl niyetim sabah erken kalkıp ders çalışmaktı ya yine Hak getire. Peki Tombik/Pofıdık ve annesi şimdi nerdeler, ne haldeler? Hayır hayır, bu soru yanlış. Doğrusu 'Nasıllar?' olacak. Cevap aklınıza geldi mi peki? :)

    Meltem K.
“Sevdin mi,
Biraz sabır, kalbine kat karıştır.
Özledin mi,
Benim gibi kendini çaya alıştır.”
    ...
    Bu arada kendimle kalınca sakin ol diyorum ama ne zamana kadar.

   Bu kaçıncı gecedir kendi kendime onunla konuşuyorum. Geçmiş acılı günlerin tartışmasını yapıyorum. Anlatıyor ve bütün yanlış anlaşılmaları, haksızlıkları düzeltiyorum. Onları yeni baştan yaşanacak bir zamanın önüne getiriyorum. Konuşuyorum onunla. Boş zamanlarımda da değil. Günlük çalışmalar sırasında ama gören olmuyor bu yaptığımı. Dış görünüşüm ele vermiyor beni.

   Kısa ya da uzun yürüyüşlerde oluyor nedense daha çok. Bir dalgınlığa koyulma gibi başlıyor. Arkadaşlarımı bilmiyorum ama yürüyüşler çok verimli benim için. Hem dışarda görünüyorsun hem içeriye kaybolabiliyorsun. Ayak seslerinin biraz arkasında az bir gayretle bir benzemeden dolayı başka bir ses duyulmaya başlıyor. Adı adıma geçilince bir çözülme, ayak seslerinin birbirine ve oraya buraya çarpması, bir dağınıklık başlıyor. Ama biraz dikkat edilince o sesin kaybolmadığını, görünüşte sadece beraberliğin bir parça dağıldığını, zira işin içine sesin sahiplerinin mizaçlarının karıştığını, bir nevi cezbenin başladığını görüyorum. Kendime dair düşüncelerim kayboluyor. Ve bu mizaçların sahiplerine, yüzlerine bakıyorum. Tanıyorum bu insanları. Ve görüyorum ki seslerine sahip çıkıyor değiller. Ve bilmiyorlar.  Ve daha bir çok günlük olay ve eşyanın hemen arkasında kullanmakta olduğum zamana en yakın bir biçimde beraberliklerimizi düşünüyorum. Haşa, “marifet” bu olsaydı derecemle övünürdüm. -Bir gün biri çıkar, insanları ölçmek için meslekleri ne olursa olsun aşık olup olmadıklarını sorarsa, anlamaya muvaffak edildiği bir ince güzelliğin hakkını kullanıyor demektir.

     Elimizdeki bütün işleri bırakıp, evlerde, parklarda, yollarda öbek öbek toplanıp ve dağ başlarında bir araya gelerek omuz omuza yaslanarak düşünelim.

       Hiç aşık olduk mu?
       Neye aşık olduk?
       Onu nasıl karşıladık?
     Onun ilk niyetiyle donduk kaldık mı yoksa ilk nimet gözlerimizi onun gizlediği daha büyük bir nimete mi açtı?
      Ve ikincisi üçüncüsüne
      ve böylece
      gide gide
      gerçek marifetle gelebildik mi iç içe?

 Oysa ben neler düşünüyorum. Diyorum ki gururumun bu kadar incinmesine dayanmamalıydım. İşte başıma gelen. Daha başlangıçta takılıp kalmışım bile. Böyle olacağına, insan, arkasının gelmeyeceğini bile bile, bir kaç zavallı lirasını ihtiyacı olanlarla bölüşebildiğini düşünüp böbürlensin daha iyi.

       Niye yazıyorum ki bunları.
   İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. Açıp gösterelim. Yine de anlatıyoruz ama. Bizi farkedince eşyaların arasına gizlenmeye çalışan bir böceğe benziyor anlattıklarım.

    Gelecektim. Ama daha bir kötü hatıram olsun istemedim. Ona böyle yazdım. Merhametle bakarak gülümsedim. Görünüşü acımayı da zorlaştırıyor insana.

     Nereye varacağı belli olmayan kendi sağlığım taşınmaz bir yük oluyor. Hayret o da gülümsüyor. Yine demiyorum. Bakıyor. Fakat bu defa sanki o değil.

    Peki ben kimim?”


    Cahit ZARİFOĞLU / Yaşamak

5 Nisan 2014 Cumartesi

    Ahh canım akıyor kaleme, can buluyor.
    Acıyor, evet hem de çok.
    Gözyaşım gün sayıyor.

    Kalbime değdim nihayet,
    Ne kadar özledim de...
    Gel gel n'olur dön gel.
    Hadi dön gel be!

    Ölüyorsun dedim ya, bakma sen. Şarkılar böylesine sana yazılmışken ne mümkün! Bak anlaşalım basitçe. Çık git aklımdan bilmediğim bir yerlere. Duyuyor musun? Anlaşalım gizlice. 

    Tamam kabul, şarkılar bahane seni çağırmam için her gece. Çağırmak dediysem, henüz ayrı düştüğümüz yok da, geceleri daha çok kalıyorum seninle; daha yakın, daha baş başa, daha aşık, daha umutsuz... Öyle ya, var mı hiç şansımız? Yok gibi, büyük olasılıkla yok; çırpınmayayım akıl sınırlarımın içinde, yok işte. Hem senin gözlerinde beni görecek aşk yok, hem bir arda kalmamız için fazla zaman yok. 

    Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir.
    Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. 
    Ve sevecekse sevilen; o hayat her şeye bedeldir.

   Sevmek, özlemek. Beklemek... Korkutuyor beni bu kelimeler, ümitlendiriyor aynı zamanda. Sonunu düşünemiyorum; iyi bir senaryo mu yazmalıyım, bu bekleyişin sonu olur mu vuslat? Yoksa öldürmeli miyim seni; aşk hikayemin başrolü, var mı kaderinde bensiz bir hayat?

    Anlasam, bilsem. Aklında en ufacık bir hasret varsa bana dair, hissedebilsem. Ama yok! Diyorsun ki bana: ''Sonumuz vuslat mı hicran mı, varsın merak et. Bu giz bende değil, zamanda saklı. Belki bugün belki yarın, ama mutlaka kavuşacaksınız, gün gelecek.'' Hal böyle olsa da hoş, beklemek güzel.

    Evet, zaman yok birlikte olmamız için -ben sana bakamıyorken ve sen buna inat her gün etrafımda nefes alırken birlikteyiz ya işte- . Sayılı günler çabuk geçermiş ya; sen karşımda duruyorken, bana yakınken ve bir o kadar da uzak. Hal böyleyken saatler bozuk, ilerlemiyor zaman. Her şey geçip gidiyor, bir sen hala karşımda, hala uzak. Dedim ya, sayılı gün. Yakında bu uzaklığa yollar da eklenecek. Belki kısa belki uzun mesafeler. Ama mutlaka daha fazla. O zaman seni sadece uzaktan izlediğim için kendimi suçlar mıyım? Bir kere olsun sana yaklaşmaya çalışmadığım için? Ne bileyim, bir yeşilçam senaryosu yazmadığım, sana çarpıp kitaplarımı düşürmediğim, gözlerine uzun uzun bakmaya cesaret edemediğim için? Hal böyleyken dizelerle avunabilir miyim?

    Yine gecikmişim bağışla sevgilim;
    Sevgiye on kala, ölüme beş… 

    İsterdim ki... Diye başlayan cümlelerim var, bir hayli. Hayaller, susmak bilmeyen şarkılar, seni getiren sabahlar, seni bağıran akşamlar, beni sana en kuvvetli düğümlerle bağlayan umutlar var cebimde. Her gün bu böyle, her gün bıkmadan usanmadan. Sevdiğim, ah bir sesini duysam... Ne diyorsun, vuslat yahut hicran?

    Çok şükür, bin şükür
    Seni bana verene.
    Yazmasın tek günümü sensiz kadere.
    Ellerimiz bir, ellerimiz bir
    Vedalar, denizler engeldir sevene.

    Bu şarkı kalbimin tek sahibine,
    Ömürlük yarime,
    Gönül eşime.
    Bahar sensin bana, gülüşün cennet
    Melekler nur saçmış aşkın yüzüne.

    Bu arada... Bu kadın bilmiyor: Denizler engel değildir sevene. Ama veda? Bana veda etme.

    Meltem K.

2 Nisan 2014 Çarşamba

     ... 02.04.2014 03:04     
     Sanma ki derdim güneşten ötürü;     
     Ne çıkar bahar geldiyse?     
     Bademler çiçek açtıysa?     
     Ucunda ölüm yok ya.     
     Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten     
     Güneşle gelecek ölümden     
     Ben ki her nisan bir yaş daha genç,     
     Her bahar biraz daha aşığım;     
     Korkar mıyım?     
     Ah, dostum, derdim başka...

     Gece. Yine gömünce seni karanlığa, sessizliğe... Hücum ediyor bütün o kaçmak istediğin duygular bir bir kalbine... Ta ki varana kadar en ücra köşelerine. Çünkü aslında sen de biliyorsun ya, böyle zamanlarda uyku haram olmalı gözlerine. Haydi Bismillah, başlayalım mı? Gerek var mı sorgu suale? Kalpten gelen çevrilebilir mi geriye? Başlıyor işte şeb-i yelda. Bu gece de yok çaresi, hüznün sığmıyor ele avuca. Hatta eğilmiş kulağına alay edercesine bağırıyor içinde kopan dilsiz fırtına: 'Dur bakalım, bu daha ne ki. Bak gör, ne halde çıkacaksın sabaha.' Bu dert b/aşka.

     Umut... Umutsuzluğun yanına katık edip, inatla vazgeçemediğin umut. Yaşatıyor seni, öldürüyor da. Nefes alıyorsun evet, kalbin atıyor, konuşabiliyorsun, gülebiliyor yürüyebiliyorsun. Canlı, hayat dolusun; herkesten daha çok belki, her şeyden daha çok. Yaşıyorsun, yarınların umutla dolu. Ve işte batıyor bugün de güneş. Gece... Kayboldun yine, kim bilir hangi ücra köşede. Bu sokakları senden iyi kim tanır? Derler ya: 'Fi'l kalbi mine'l kalbi ile'l kalbi sebîlâ.' Bir umut peyda oluyor sana: O yarin bundan haber var mıdır? Bu sessizlik, bu kendini bilmezlik -onun gözündeki seni bilmezlik-... Gerçekler ne kadar acı olabilir, görmüyorsun, görmek istemiyorsun. Ve işte... Ölüyorsun, yarınların umutla dolu.

     -Ya da şöyle yapayım. Devamı olmasın bu yazının, şeb-i yeldadır dostlar, sinirlendim gece gece. :) Yarım kalsın duygular, toprağı bol olsun.

     Çünkü: 'Öyle bir zamanda geldin ki, vazgeçmek mümkün olmadı.' Vazgeçemiyorum yine inatla. Benimki yaşatmıyor, öldürüyor günden güne. Alışacak değilim, sen böyle karşımdayken yokluğunla. Seni öldürmeliyim içimde. Belki gözlerime bir perde, seni görmeyecek şekilde. Daha az çay, daha kısa otururum kantinde. Her nasıl olacaksa işte!! İnanasım yok da, ölüyorsun bu gece. Ah be!! Hiç haberin yok.

     Kaçamam da nasıl giderim?     

     Bende hal yok, bahane bul.     
     Hayat mani, lakin ölüm de var.     
     Akşamım, bir dur sabahı gör.    
     Sana mı kaldı bu vaktin seyri,     
     Sabrım kal hele hayrını gör.     
     Ah be!! Hiç haberin yok.

     Meltem K.