31 Mayıs 2014 Cumartesi

 ''Sırtında bir dağ, içinde bir deniz taşımaya alışkındı prenses çoktandır da, tenindeki bu lav, nasıl baş edeceğini bilemedi. Direnmeye çalıştı. Ey beni aşkının kudretiyle onurlandıran hükümdar sevgilim, diyemedi.


Demek istediği, taşıdığıydı. Taşıdığını kimseler bilmedi, içinde sakladı. Ama saklamak çok yorucu bir şeydi. Taşımaktan daha ağırdı. İçinde bir his olmakla, bir hissin içinde olmak birbirine zannedildiği kadar yakın haller değildi. Kimsenin kimseyi tanımadığı ve bu dünyadan olmayan bir kalabalıkta başını aniden kaldırmış da ışıklı bir yüzle karşılaşmış gibi. Daha evvel bilinmedik bir çehrede yegâne tanışını bilmiş de içinden o cümle geçermiş gibi: Sen misin? Evet benim. Ya sen, sen misin? Evet benim ben, dermiş gibi. Yoruldu prenses, taşıdı da, daha fazla saklayamadı. Ona, artık gel, dedi.''


Nazan BEKİROĞLU / Cam Irmağı - Taş Gemi

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Demiş ya şair: 'Hatıralar da dal istiyor, kuşlar gibi konacak..."''
Saat şimdi gece yarısı, anılar göçebe...
Ne tutunacak dalları kaldı, ne de biraz ümit cebimde...

Demiş ya şair: 'Avareyim, asudeyim, yorgunum...'
Bilmiyorum, bu hayal alemini nasıl bulurum?
Yalan mı, gerçek mi? 
Bu bilinmezden nasıl kurtulurum?

Ve demiş ya şair:'Ah dostum, derdim başka.!'
Başka da, adını koyamadım bu telaşla.
Bir uzak dünya, bir tatlı rüya...
Güzelin içinde acıyı barındıran ceza.
Sabırlar diliyorum kalbime, şifa niyetine...
Yoksa başa çıkmak; bunca elemle, kederle?
Nasıl mümkün olur, nasıl çözülür 
Bu beklemekten pas tutmuş eller?
Demir atma vakti karanlığa,
Maya çalma vakti yalnızlığa,
Uzatma vakti başını, gerçek hayata.

Uyudum.
Uyandım.
Bir rüyaydı gördüğüm.
Bir kör düğüm...
Bir sen, bir ben...
Biraz gece, biraz ümit...
Biraz da uçmuş aklım başımdan.
Şimdi hepsi yerli yerine.
Şimdi oyunun adı: 
Hayalle araya çizgi çekmece.
Şimdi gece...
Sabah için kulağıma çalınan,
Yeni günün habercisi,
Gü-nay-dın, üç hece.

Meltem K.

8 Mayıs 2014 Perşembe

   
    Gelmeli... Başımın ağrılarını dindirmeli. Gözümün yaşını silmeli. Yokluğuyla şu saate kadar bana çektirdiklerini mutlu anılara dönüştürmeli. İçimdeki bu şüpheyi, korkuyu bertaraf etmeli. Ya bana sevgisini bahşetmeli, ya da nasibim olmayanın peşinde koşmama engel olmalı.

   Gelmeli... Karşıma geçip susmalı. Öyle sessiz kalmalı ki, söylemediği her kelime 'Sana geldim.' demeli. Öylesine susmalı. O sustukça gözümden yaşlar akmalı, mutlu anıların mutluluk gözyaşları.


  Gelmeli... Bugüne kadarki bütün bekleyişlerimin yorgunluğunu yok etmeli. Gözlerini gözlerime kilitlemeli. Bu defa düşünmeden, kaçmadan dalmalıyım gözlerinin siyahına. Dalgınlığımdan beni uyandırmalı aşık nefesi. Sonra tekrar bakmalıyım yüzüne, bana geldiğine inanmalıyım.  Onu eline değebileceğim,  kalp atışlarını hissedebileceğim yerde; karşımda görmeliyim. 

   Gelmeli... Dile dökmeden, cümlelerini cümlelerime katmadan işitmeliyim: 'Ey benim  yâr-ı hayalim. Geldim gönül kapına.' Aynı sessizlikle duymalı cevabımı: 'Ey benim tek sevdiğim! Gönül kapım açıktır, bir tek sana.' 

    Gelmeli... Çay içmeliyiz; sevda yağmurlarıyla filizlenmiş, aşk ateşinde demlenmiş bir bardak çay. Bir tek kelime etmesine gerek kalmamalı, varlığıyla hasret şiirleri dökmeli heyecanından titreyen ellerime. 

  Gelmeli... Hicranı vuslata dönüştürmeli, aşkını avucuma teslim etmeli. Sonsuza kadar saklamalıyım onu, baktıkça sevdamıza çoğalmalı sevgimiz. 
    
    Gelmeli... Umutsuz esen rüzgârlarıma inat, umudumun meltemi olmalı; biz olmalı. 

 Gelmeli ki; şu dilimin ucunda kıvranan, kulağına değmek için çırpınan bütün söylenmemişlerimi bir çırpıda okumalı gözlerimden. 

    Gelmeli ki; 'Yârim var.' diyebileyim.


    Gelmeyecekse... Ne çare.



    Meltem K.

6 Mayıs 2014 Salı




Eylül...
Ucu yanık sevdaların mevsimi;
Söylenmeyen, söylenemeyecek cümlelerin özetiydi;
Bir yığın cümle birikirdi sararan yapraklar gibi,
Ama Eylül gönderilmemiş mektupların adresiydi.



Biraz çayın buruk tadıydı,
Biraz da güneşin sarısıydı, yaktıkça yakardı;
Ve ardından yanan yürekleri serinliğe kavuşturan yağmurlar bırakırdı.
Çünkü O Eylül'dü;
Ve Eylül ; aşkın yansıması...

Eylül;
Hem çok yakın, hem çok uzak olmak demekti.
Yüreğin bir yanını bahara, bir yanı hep hazana bürümekti.
Eylül koskaca bir sevmekti!
Ama özledim diyememekti.

Eskiler derler ya şuramda bir sızı var; 
İşte tam şuracığımda, 
Bir kuş çırpınışı
Bir düğümlenmiş sözler yumağı,
Söylesem ağyar,
Söylemesem yâr..
Rabbim şu içimde sızlayan acının nasibine yaz beni.




5 Mayıs 2014 Pazartesi

    Tevâfuk... Fazlasıyla var. Öyle bir şey ki; her şey ona benziyor, her şey onu hatırlatıyor. Sanki benden başka kimse yok bu alemde, onu aklıma düşürebilecek ne varsa gelip karşıma dikiliyor. Bugün gördüğüm, duyduğum, yazdığım; yarın bir bakıyorum, ona bağlanıyor, o olup kalbimi sızlatıyor. Bazen delirdiğimi, bu gidişle delirebileceğimi bile düşünür oldum; nedir bu olanlar? Kendime şaşıyorum zaman zaman; bu başıma gelenler, onlar akıl işi değil zaten. Allah'ım, çok mu saçmalıyorum? Çok mu olmazlara dalıyorum? Dilekler... Dualar... Dualarda elbet yeri var onun da. Her gün aklımdan çıkması için dua ederken, bu dileğimin akla uygun bir yanı var mı, ben de pek bilmiyorum. Haşa!! Öyle özlüyorum, öyle çaresiz kalıyorum ki bazen; secdeye onun için gideceğim diye ödüm kopuyor. 

    (Bu gece şeb-i yelda. Sen bana yâr olmadıkça, her gece bu dert başımda. Dert dediysen aman yanlış anlama. Benim en güzel derdim... )

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Cân sana kurbân
Yâr sana hayrân
Derdime dermân bulamam
Aşktan el-amân
Dil-harâb-ı aşkınam sensin sebeb berbâdıma,
Bir tesellî ver gelip bârî dil-i nâ-şâdıma,
Taş mıdır bağrın ki gelmezsin benim imdâdıma,
Dîni ayrı kâfir olsa rahm eder feryâdıma.