16 Ekim 2014 Perşembe

Kaçırma gözlerini rüyalar ülkesinden,
Cümlelere imkân ver, sevgindir ab-ı hayat.
Çevirme sözlerini kalbimin menzilinden;
Bilmediğim bir hisle, tatmadığım bir anda
Şiir gibi, gün gibi… Rüzgâra karışıp gel.

Meltem K.
Gecenin matemini gömüyorsun karanlığa.
Ey düşlerimdeki sır,
Gülüşlerimdeki sihir...
Bak, yıldızlar nasıl da göz kırpıyor
En zifiri, uçsuz bucaksız karanlıklara.
Tut ki, bir yıldızsın sen
Yokluğunun en derin, 
En sessiz noktasında,
Kalbimin hicran makamı...
Tut ki; 
Aynı gökyüzünden bir yıldız,
Yok edecek ayrılığı.
Ve ben...
Uzak diyarlarda bir umut tutsağı.
Ellerimde kelepçen;
Sesin kulağımda,
Yüzün saklımda hâlâ.
Ben bir mahkumum anla,
Belirsiz kapılar ardında.
Tuhaf bu tutsaklık,
Nasıl oluyor da ulaştırıyor
Beni, 
Sana...?
Söyler misin gizemini?
Bilir misin,
Şu dilimin ucunda dönüp duran
İki kelimeyi?

Meltem K.

30 Haziran 2014 Pazartesi

Ahh sensiz:
Nasıl yarım ve zormuş yaşamak.
Mesela oturmak bir masada,
Mesela karışmak yıldızlara...
Yahut bir bardak çayı, 
Hasretinle soğutmak avucumda.
Ne acıymış yaralara merhem bulamamak;
Ne acıymış seni arayıp da,
Gözlerimin hizasına alamamak.
Sana uzanamayan ellerim,
Bilsen nasıl çaresiz...
Ve ne yaman işmiş,
Nefes almak sensiz.


Meltem K.


14 Haziran 2014 Cumartesi

Bugün mutlu görünmem gerekiyor. Beni gülerken görürsen inanma e mi.

13 Haziran 2014 Cuma

http://www.youtube.com/watch?v=vPF2up6HdWE&feature=share

''Sevdim seni, terk eylemenin çâresi yoktur.''


Kendime iyi bakamam. (...)
İyi ol. 
Mutlu ol. 
Beni unutma. 
Haşçakal demeyeceğim, 
Senden nereye gidebilirim ki. 
Vedalaşmayacağız da, 
Benden nereye gidebilirsin ki.
İlginç olan ne?
Tutamıyorum ellerimde.
Uçuyor gidiyor;
Benden uzaklara...
Belki de hiç olmadı,
Hiç kalmadı yakınımda...
Ama işte besbelli,
Bu kez kesinmiş gibi...
Bu kez elinde bileti.
Geçiyor yanımdan,
Geçiyor benden...
Uğurlu bir veda,
Unut beni diyor,
Mümkünmüş gibi.

Hüzünlü,
Belki biraz umut dolu,
Belki artık umutsuz...
Belki hiç sevmemiş,
Yahut bir masalmış,
Düşmüş benimkisi.
Acılı, ağrılı...
İlginç mi?
Onda da var doğruluk payı.
Onu nasıl böyle sevdim,
İşte ilginçlik bunun hakkı.

Meltem K.
Dilimizden düşmeyen şarkılar, 
Yalan yanlış hatıralar, 
Kırık dökük bu satırlar, 
Keşkeler kaldı bize...
Bir de yara kaldı, 
Bir de dert kaldı bize. 

Gece yarısı buluşmak varmış, 
Gün batımlarında ağlaşmak, 
Tan yerine sevdalık...
Bir garip düşünce, 
Kaldırmak farzmış.



Ay ışığı vurmuş caddeler, 
Saçak altı ıslak sokaklar, 
Yara kaldı, dert kaldı bize... 
Ve tokat ağlatan acı sözler kaldı.
Bir de ahlar, bir de tühler kaldı bize.

12 Haziran 2014 Perşembe

Bir gün baksam ki gelmişsin..
Bir güvercin gibi yorgun uzaklardan yar.
Gözlerinde bir bitmez, bir tükenmez güzellik
Saçlarında ilkbahar..
Bir gün baksam ki gelmişsin..
Gülüşünde taze serin bir rüzgar
Ellerin yine eskisi kadar güzel
Çiçek açmış dokunduğun bütün kapılar..
Bir gün baksam ki gelmişsin..
Hasretin içimde sonsuzluk kadar.
Şaşırmış kalmışım birdenbire çaresiz.
Dökülmüş yüreğime gökyüzünden yıldızlar.
Bir gün baksam ki gelmişsin...
Ne yüzünde bir gölge,ne dilinde sitem var.
Tozlu pabuçlarını gözlerime sürmüşüm
Benim olmuş dünyalar...

Yavuz Bülent BAKİLER

11 Haziran 2014 Çarşamba

Pişmanım, yapamadığım birçok şey için. Ama ne fark eder, o ben miyim sanki.

Meltem K.

Bir kalp yangınından geriye kalan
Siyah gözlerine beni de götür.
Artık bu yerlere sığamıyorum.

Bütün yelkenlileri, deniz fenerlerini,
Kaptanları sorgulayan
Yanından geçen küheylanların
Korku tufanına yakalandığı
Siyah gözlerine beni de götür.
Güneş ülkesinden gelen yiğitler
Benzeri olmayan bir dünya kursun.
Cellat, ayrılığın boynunu vursun.

Özgürlüğe giden tutsaklar gibi
Siyah gözlerine beni de götür.

Nurullah GENÇ.

6 Haziran 2014 Cuma



Demek ki ellerinde,
Benim için bir gönlün,
Bir gülün dahi yokmuş,
Hiç olmamış sevdiğim!!
Oysa gelirsin diye,
Yollarında kalmış gözlerim.
.........
'Belki bekler.' demişim.
'Belki özler.'...
Demek ki, hiç görmemiş,
Anlamamışsın sevdiğim!!
  Benim gibi yanmamış,
      Ağlamamışsın...
.......
(Uğur böceğim de tekrar geldi bugün, sen de... Ama gördük ki, ne onun uğuru kalmış cebinde; ne de senin kalbin var ellerimde. Peki ama, neden gidemiyorum senin gibi ben de?)

                  Meltem K.

gelmedin ya... sana, DEĞİL BANA HELAL OLSUN.

5 Haziran 2014 Perşembe

Yokluğunda dilime dolanan iki şarkı vardı, günlerdir sürekli karşıma çıkan, senden gelen iki şarkı...

Diyor ki biri: 
'Duygularıma esir oluyorum seni görünce. 
İnsan bin kere mi yanıyor, bir kere sevince?'

Bunu dilime doladım ilk önce, seni düşüne düşüne... Derken dün Meydan'da yürürken bir grup genç... Hem çalıp hem söylüyor. Oturduk dinlemeye koyulduk. Onlar da benden yana, çaldılar ben de eşlik ettim sessizce. 

'İnsan bin kere mi yanıyor bir kere sevince?'

Ve diyor ki diğeri:
'Sevduğum dayanamam, alsın beni bu duman.
Ben olmasam da olur, sende gittiğin zaman.
Oy sevduğum gel yeter, bu yağmurlar da geçer.'

Bugün ne güzel geldin, çıktın karşıma öyle... Gel de sevme şimdi. Cefa dedim ya, cefasın hakikaten. Bir güzel çile, derdine düştükçe bağlandığım bir acı hikaye. Geldin ya... Gülümsetti, mutlu etti, hatta içim içime sığmadı. Hoş, yine fazla bakamadım ya yüzüne... Yine diyemedim ya iki kelime... Ama Allah biliyor ya, seni çok bekledim. 

Ve:
'Bir kere daha yandım ama canım, gördüğüme sevindim.'

........

Sana giderken veda edemem, belki de bugün seni son görüşümdü... Benim güzel derdim. Çıkmasaydın karşıma daha mı iyi olacaktım? Daha mı çok unutacaktım? Hiç unuttum mu sanki. Ne olacak böyle? Nasıl olacak? Sorular başımı ağrıtmaya başlayalı bir hayli oldu. Son demek kalbimi sızlatıyor ya, buna da alışmalı... Alışırım da, unutamam ki seni.

Sonsuza kadar bugün gibi olsa, istediğimde gözümün önüne gelsen... İki dünyalık derler ya, bütün dünyam sen olsan, bütün dünyan ben olsam... Ram pa pa paamm.. Hayal aleminden çıkıyorum tamam. 

Veda edemeyeceğim, hem bunun vedası mı olur? Ama söz, sevgimin nişanesi parmağımda olacak. Sonsuz ol diye... Sonsuza kadar benimle kal diye...

Bu akşam yine seninle uyuyup, sabaha yine seninle uyanacağım biliyor musun? Bilmiyorsun. Güzel şiir okuyorsun. :)

Unutmadan, son bir şey daha: Yarın da görebilir miyim seni?
Asiye Nene ile oturduk bir gün. Nenedir, çünkü bu diyarda nine denmez saçına ak düşmüşlere. Vakit akşam… Sohbet gırla gidiyor derler ya, bu da onlardan. Asiye Nene mahallenin en yaşlısı, her sorduğumuzda bir şeyler yapar eder soruyu unutturur ya; öteden beriden, o dönemin ileri gelenlerinden öğrendiğimize göre doksanı devirmiş durumda. Eldeki bilgiler bundan ileri…

Bende onu anlatan en bilindik kelime: ‘Dua.’ Asiye Nene duası deriz… Bir başlar pir başlar. Gözden kaybolana, gönülden düşene dek Asiye Nene dua eder sevdiklerine. Hani buradan bilmem nereye yol olur tabiri var ya, işte Asiye Nene duası buradan öte tarafa yol olur, şifa olur, yâr olur…

Dönelim tekrar hikâyenin aslın/a. Oturduk akşamın karanlık bir zamanında; bir soba, küçük bir oda, biraz fakir biraz müstesna… Çünkü orada yapılan muhabbetlerin, o sobada demlenen çayların tadı bir başka.

İşte böyle bir akşamda, laf lafı aşar, söz sevdaya değer, aşka uzanır… Tecrübesi en fazlamız Asiye Nene… Dededen anlatmaya başlar. Anlattıkça değişir çayımızın verdiği his, değişir hava… Döner dolaşır cümleler, eskileri kapısına dayanır. Asiye Nene biraz daha sessiz, biraz daha hüzünlü; devam eder anlatmaya. Odun toplarlarmış ormandan, tarih bir eski zaman… Çıkarmış hep yollarına köyden bir delikanlı, adı onda kalsın. Asiye Nene gözünden, yüzü Kerem gibi, bir kalp ağrısı…

İnsanın hiç beklemediği anlarda yüreğine düşürünce zaman, daha da kıymetleniyor ya sevdiği… Bu saatler de onlardan. O konuştukça şarkılar geçiyor aklımdan:

 ‘Çok sevduğume değil , bilmemene yanarum
Seni görduğum hergün , içten içe kanarum
Kara gözlerun beni , nasil yakti sevduğum 
       Hallarumdan bellidur , seni ne çok sevduğum.’ 

Şarkılar da acı, Asiye Nene’nin sözleri de…

Eskileri az çok bilirsin, dinlersin… Eskiden sevdalar dokunmadanmış, konuşmadan… Gözler söyler, gözler dinlermiş. Eskiler güzelmiş. Asiye Nene de böyle yaşamış. Kerem diyelim adına… Bakmış gözlerine, eşref saatinden değil de kalp atışlarından vurmuş Asiye Nene’nin aslı/nı. Gâh odun toplarken, gâh çeşmeden su alırken; gâh görürken, gâh görmezken… Onu izler olmuş; gözden, gönülden.

Nasip derler ya… Ya da kader… 'Vermeyince Mevla neylesin Leyla.' düşmüş diline Asiye Nene’nin. Babaları karşı durmuş sevgilerine, engel olmuş kavuşmalarına. Kerem gitmiş başka bir diyara, Aslı kalmış başka bir diyarda. Evlenmiş çoluğa çocuğa karışmışlar. Bir zaman gelmiş, ölmüş Kerem. Asiye Nene’ye gelmiş ölüm haberi. O gündür yaş olmuş akmış gözlerinden. Ve bugün de yaş oldu Kerem, aktı gözlerinden.

Yaşayamamışlar vuslatın sevincini, ötelere bırakmış gibi, iç çekmişler hüzünlerine. Ağzından bir kötü söz duymaktan ziyade, boyun eğmişler O'nun biçtiği kaderlerine.Gözler çok şey anlatırmış ya, o akşam bütün sakladıkları döküldü Asiye Nene’nin eteklerine. 

‘Sevdaluk etmayin. Ama edersanuz da alun oni.’ 

Bu benim hayatıma kaydettiğim bir güzel kelâm oldu. Özü sözü bir, hale tercüman. Bu da benim kalbimi deldi geçti, bu da beni ağlattı içten içe, gözümün yaşı oldu, kimseler görmedi bilmedi. Bana hep seni hatırlatır oldu.

Şarkılara kulak verirsek yine: 

'Bir sevda acısı gönlüme akar
     Köz olur kor olur kalbimi yakar.
    Silmedin gözümden akan yaşımı
       Kar yağsın kapatsın mezar taşımı.'

Mezar taşıma da senin adını mı yazdırsak… J

Ve işte sevgili…
Günler tükendi, GİDİYORUM.
Senden bir ses duymak şöyle dursun,
Yoksun kaç gündür…
Yüzünü göremeden GİDİYORUM.
İçimde kalsın derdim…
Ey benim en güzel derdim…
Sana söyleyemeden… GİDİYORUM.
Mutsuzum.
Hâlbuki sorsan,
Bunlar mutlu günler olmalı.
Mutluluk maskesi takıp yüzüme… GİDİYORUM.
Bütün ayrılıklar üzüyor ya…
Üzülüyorum… Senden GİDİYORUM.
Arda kalanlar özlenir ya…
Daha şimdiden özlüyorum… Seni bırakıp, GİDİYORUM.
Şu his… Şu korkuyla karışık hüzün.
Şu başkasına yâr olacağın,
Başkasına yâr diyeceğin hissi…
Şu gözlerimin buğusu…
Şu bedenime yayılan süveyda…
Hepsini yüklenip sırtıma, GİDİYORUM.
Gözlerini katıp yanıma,
Sesini takınıp kulağıma,
Gülüşünü ekleyip mutluluğuma,
Seni alıp yarım/a, GİDİYORUM.

Meltem K.

4 Haziran 2014 Çarşamba

‘’Aşk cefa ülkesinde umudun rüyasıdır.’’

Cefa… Şu her gün doğan güneş,
Şu her gün baktığım deniz,
Şu yağan yağmur… 
Ellerimde yokken ellerin,
Gülemeyen kalbim.

Hayatımda bana seni hatırlatan her şey.
Şu hayatta, bana seni hatırlatır her şey.

Sensiz olan, sensiz dolan her dakika... 
Cefa senin aslın.
Seni düşündüğüm her anımın en iyi tercümanı. 
Cefa sana bu kadar yakınken, hep uzaktan bakmam…
Cefa, şu bana yaşattıklarının hepsi. 

Bilmeden, görmeden, duymadan 
Başımı ağrıttığın her dem. 
Sesini her duyduğumda 
Telaşımdan tutamazken kulaklarımda...
Sesini bilmezken daha önce… 
Daha mı yaşanılırdı bu dünya? 
Şiir olup akmazken yüreğime... 
Şiir olup karışmazken başkalarının sesine… 
Daha mı çekilirdi bu çile? 
Cefa, düşünmek seni, 
Benden başka biriyle.

Umut… 
Şu her sabah doğan güneş, 
Şu açan çiçek, 
Şu yeniden gelen gece… 
Umut beni ayakta tutan tek düşünce. 

Her gördüğümde, duyduğumda, okuyup yazdığımda 
Senden bir parça bulmam…
Akıllanmaz, uslanmaz bir çocuk gibi,
Her bildiğimin içinde seni yaşatmam… 

Ve belki de umut, 
Aslında seni bana hiç getirmeyecek olan...
Belki bir kandırmaca...
Bir bilmece… 
Umut hiç tükenir mi bende? 
Ya o olmadan, nasıl yaşarım senle? 

Rüya… 
Seni katıp, 
Hem gündüz hem gece gördüğüm... 
Rüya senle bir kördüğüm.  
Sensiz bir hiç. 

Sana belki ilk 
Ve tek sarılışım. 

Rüyam, canım, cananım… 
Merak ediyorum:
Hep böyle hayalimde mi kalacaksın? 
Çıkıp gelsen? 
Düşten ziyade, gerçeğe değsen? 


Ve aşk… 
Cefa, umut ve rüyadan doğan...
Bir sessiz çığlık.
Bir sen… 
Sende kaybolmuş bir ben.
Aşkı bilmezken adından önce, hiçbir hücrem
Bir muamma iken gönül âlemimde bu kelimem… 
Aşkı anlamlandıran, aşkı yaşatan senden gelen her zerre...
Aşk senin bakışın, gülüşün, nefesin… 

Aşk senin adın.

Meltem K.

2 Haziran 2014 Pazartesi

http://www.dailymotion.com/video/xbq72f_sevemedim-kara-gozlum-turkan-soray_music

Ben bin kere dedim, sen bir kez niye 
Sevdim diyemedin be kara gözlüm? 
Madem riyakarım bu ağıt niye ? 
Akan gözyaşlarım ne kara gözlüm?

Niçin yaktın bilmem bu bağrı neden? 
Kalbimde dinmeyen bu ağrı neden? 
Söyle! Nedir beni böyle kahreden? 
Bir bildiğin varsa de kara gözlüm.

Henüz rastlamadım halden bilene 
Perişan halime gülen gülene. 
Oysa çektirdiğin bütün çilene 
Bir çift gözün bedel be kara gözlüm.


Her akşam, her gece, her seherde sen!
Havamda, suyumda, her değerde sen! 
Ben Mecnuna döndüm,ne dersen de sen! 
Adının baş harfi... Kara gözlüm....
   "Bir misafir odası benim küçük kalbim, lakin her misafiri hemen kabul eylemez. Biraz hırçın ve mağrur, bu esrarlı mabedin kapıları kapalı, her gelen pek giremez öyle. Bir oda ki bu, hiç bir eşya yok, bomboş. Yalnız bir kösesinde vuran küçük bir saat, kapıları kapalı, üstelik bir hayli loş bu kasvetli odaya verir bir parça hayat. Bu misafir odası bir misafir bekliyor. Köşede duran saat vuruyor tik tak-tik tak, gelecek diye her an günlere gün ekliyor. Öyle bir misafir ki, bir daha hiç çıkmayacak."

Huzur Sokağı / Huzurumun Kaynağına

1 Haziran 2014 Pazar

İçimde hala senden esen; yazılmamış, dile gelmemiş sözler varken... Unutmak... Ne mümkün.
Kulaklarımda her gece sesinle uyurken... Vazgeçmek... Ne mümkün.

Gözlerinin hayali bir an olsun gözümün önünden gitmezken... Veda etmek... Ne mümkün.
Uzanamasam da eline, kalbimde yer etmişken baş köşeye... Bir başkası... Ne mümkün.
Vuslatın toz kadar delili bile olsa bu çileli, güzel bekleyiş... Usanmak... Ne mümkün.
Senden gelirken ab-ı hayat damlam... 
Ölmek... 
Ne mümkün.

İmkansızlıklarımın sebebi, hayatımın gizemi, gönlümün uğuru... Yüzüne bakamamaktan bu gözyaşları, bu gözlerimin buğusu. El etmem, gel etmem... Münzevi çığlıklardan anlayamaz mısın durumu? 

Ben biçare, ben hasret... Diyorum ki gönlüm, az daha sabret, o günler de gelecek. 

Ya gel artık, benim ol; bir ses, bir işaret, bir ümit bırak avuçlarıma yahut; benden yana ol. Ya da yoksa gönlün bu diyarda, tüm umudumu yık da, bu hikayenin adını koyayım o anda.

Varılmaz hayale işaret diye, 
Toprağında bir taş olayım.

Meltem K.

31 Mayıs 2014 Cumartesi

 ''Sırtında bir dağ, içinde bir deniz taşımaya alışkındı prenses çoktandır da, tenindeki bu lav, nasıl baş edeceğini bilemedi. Direnmeye çalıştı. Ey beni aşkının kudretiyle onurlandıran hükümdar sevgilim, diyemedi.


Demek istediği, taşıdığıydı. Taşıdığını kimseler bilmedi, içinde sakladı. Ama saklamak çok yorucu bir şeydi. Taşımaktan daha ağırdı. İçinde bir his olmakla, bir hissin içinde olmak birbirine zannedildiği kadar yakın haller değildi. Kimsenin kimseyi tanımadığı ve bu dünyadan olmayan bir kalabalıkta başını aniden kaldırmış da ışıklı bir yüzle karşılaşmış gibi. Daha evvel bilinmedik bir çehrede yegâne tanışını bilmiş de içinden o cümle geçermiş gibi: Sen misin? Evet benim. Ya sen, sen misin? Evet benim ben, dermiş gibi. Yoruldu prenses, taşıdı da, daha fazla saklayamadı. Ona, artık gel, dedi.''


Nazan BEKİROĞLU / Cam Irmağı - Taş Gemi

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Demiş ya şair: 'Hatıralar da dal istiyor, kuşlar gibi konacak..."''
Saat şimdi gece yarısı, anılar göçebe...
Ne tutunacak dalları kaldı, ne de biraz ümit cebimde...

Demiş ya şair: 'Avareyim, asudeyim, yorgunum...'
Bilmiyorum, bu hayal alemini nasıl bulurum?
Yalan mı, gerçek mi? 
Bu bilinmezden nasıl kurtulurum?

Ve demiş ya şair:'Ah dostum, derdim başka.!'
Başka da, adını koyamadım bu telaşla.
Bir uzak dünya, bir tatlı rüya...
Güzelin içinde acıyı barındıran ceza.
Sabırlar diliyorum kalbime, şifa niyetine...
Yoksa başa çıkmak; bunca elemle, kederle?
Nasıl mümkün olur, nasıl çözülür 
Bu beklemekten pas tutmuş eller?
Demir atma vakti karanlığa,
Maya çalma vakti yalnızlığa,
Uzatma vakti başını, gerçek hayata.

Uyudum.
Uyandım.
Bir rüyaydı gördüğüm.
Bir kör düğüm...
Bir sen, bir ben...
Biraz gece, biraz ümit...
Biraz da uçmuş aklım başımdan.
Şimdi hepsi yerli yerine.
Şimdi oyunun adı: 
Hayalle araya çizgi çekmece.
Şimdi gece...
Sabah için kulağıma çalınan,
Yeni günün habercisi,
Gü-nay-dın, üç hece.

Meltem K.

8 Mayıs 2014 Perşembe

   
    Gelmeli... Başımın ağrılarını dindirmeli. Gözümün yaşını silmeli. Yokluğuyla şu saate kadar bana çektirdiklerini mutlu anılara dönüştürmeli. İçimdeki bu şüpheyi, korkuyu bertaraf etmeli. Ya bana sevgisini bahşetmeli, ya da nasibim olmayanın peşinde koşmama engel olmalı.

   Gelmeli... Karşıma geçip susmalı. Öyle sessiz kalmalı ki, söylemediği her kelime 'Sana geldim.' demeli. Öylesine susmalı. O sustukça gözümden yaşlar akmalı, mutlu anıların mutluluk gözyaşları.


  Gelmeli... Bugüne kadarki bütün bekleyişlerimin yorgunluğunu yok etmeli. Gözlerini gözlerime kilitlemeli. Bu defa düşünmeden, kaçmadan dalmalıyım gözlerinin siyahına. Dalgınlığımdan beni uyandırmalı aşık nefesi. Sonra tekrar bakmalıyım yüzüne, bana geldiğine inanmalıyım.  Onu eline değebileceğim,  kalp atışlarını hissedebileceğim yerde; karşımda görmeliyim. 

   Gelmeli... Dile dökmeden, cümlelerini cümlelerime katmadan işitmeliyim: 'Ey benim  yâr-ı hayalim. Geldim gönül kapına.' Aynı sessizlikle duymalı cevabımı: 'Ey benim tek sevdiğim! Gönül kapım açıktır, bir tek sana.' 

    Gelmeli... Çay içmeliyiz; sevda yağmurlarıyla filizlenmiş, aşk ateşinde demlenmiş bir bardak çay. Bir tek kelime etmesine gerek kalmamalı, varlığıyla hasret şiirleri dökmeli heyecanından titreyen ellerime. 

  Gelmeli... Hicranı vuslata dönüştürmeli, aşkını avucuma teslim etmeli. Sonsuza kadar saklamalıyım onu, baktıkça sevdamıza çoğalmalı sevgimiz. 
    
    Gelmeli... Umutsuz esen rüzgârlarıma inat, umudumun meltemi olmalı; biz olmalı. 

 Gelmeli ki; şu dilimin ucunda kıvranan, kulağına değmek için çırpınan bütün söylenmemişlerimi bir çırpıda okumalı gözlerimden. 

    Gelmeli ki; 'Yârim var.' diyebileyim.


    Gelmeyecekse... Ne çare.



    Meltem K.

6 Mayıs 2014 Salı




Eylül...
Ucu yanık sevdaların mevsimi;
Söylenmeyen, söylenemeyecek cümlelerin özetiydi;
Bir yığın cümle birikirdi sararan yapraklar gibi,
Ama Eylül gönderilmemiş mektupların adresiydi.



Biraz çayın buruk tadıydı,
Biraz da güneşin sarısıydı, yaktıkça yakardı;
Ve ardından yanan yürekleri serinliğe kavuşturan yağmurlar bırakırdı.
Çünkü O Eylül'dü;
Ve Eylül ; aşkın yansıması...

Eylül;
Hem çok yakın, hem çok uzak olmak demekti.
Yüreğin bir yanını bahara, bir yanı hep hazana bürümekti.
Eylül koskaca bir sevmekti!
Ama özledim diyememekti.

Eskiler derler ya şuramda bir sızı var; 
İşte tam şuracığımda, 
Bir kuş çırpınışı
Bir düğümlenmiş sözler yumağı,
Söylesem ağyar,
Söylemesem yâr..
Rabbim şu içimde sızlayan acının nasibine yaz beni.




5 Mayıs 2014 Pazartesi

    Tevâfuk... Fazlasıyla var. Öyle bir şey ki; her şey ona benziyor, her şey onu hatırlatıyor. Sanki benden başka kimse yok bu alemde, onu aklıma düşürebilecek ne varsa gelip karşıma dikiliyor. Bugün gördüğüm, duyduğum, yazdığım; yarın bir bakıyorum, ona bağlanıyor, o olup kalbimi sızlatıyor. Bazen delirdiğimi, bu gidişle delirebileceğimi bile düşünür oldum; nedir bu olanlar? Kendime şaşıyorum zaman zaman; bu başıma gelenler, onlar akıl işi değil zaten. Allah'ım, çok mu saçmalıyorum? Çok mu olmazlara dalıyorum? Dilekler... Dualar... Dualarda elbet yeri var onun da. Her gün aklımdan çıkması için dua ederken, bu dileğimin akla uygun bir yanı var mı, ben de pek bilmiyorum. Haşa!! Öyle özlüyorum, öyle çaresiz kalıyorum ki bazen; secdeye onun için gideceğim diye ödüm kopuyor. 

    (Bu gece şeb-i yelda. Sen bana yâr olmadıkça, her gece bu dert başımda. Dert dediysen aman yanlış anlama. Benim en güzel derdim... )

3 Mayıs 2014 Cumartesi

Cân sana kurbân
Yâr sana hayrân
Derdime dermân bulamam
Aşktan el-amân
Dil-harâb-ı aşkınam sensin sebeb berbâdıma,
Bir tesellî ver gelip bârî dil-i nâ-şâdıma,
Taş mıdır bağrın ki gelmezsin benim imdâdıma,
Dîni ayrı kâfir olsa rahm eder feryâdıma.

24 Nisan 2014 Perşembe

   
  

    HABERSİZ PERŞEMBE 
(EN YAKIN EN UZAK)
    
   Sevdiğim… Hikâyen ne güzeldir, benden dinle. Şu söylenmeyeni duymayan kulaklarına son kez söyleyeyim: ‘Süveyda derler adına, insan bu derde düşmeye görsün. Süveyda kalpte bir kara damla, aşkı hissedip can bulurmuş vücutta. Büyüdükçe büyür, kanadıkça kanarmış; sardıkça sararmış sevdalıyı baştan sona. Bir zehir, bir ab-ı hayat… Sevgiliye olan hasretinden beslenip hayat verirmiş aşığa, sevgiliyle olan hicranından dem alıp zehredermiş dünyayı ona. Süveyda derler adına…’

    Sevdiğim. Kalbimin en derininde gizlediğim... Şu güne kadar başıma gelen en güzel derdim. Gözyaşlarımın her biri bir inci tanesi, senden dolup taşarken. Her biri kıymetli, senle dolup taşarken. Sonradan yağacak yağmurdan habersiz bugünün perşembesi. Oturmuşum yine kantinin bir köşesine, yine seninleydim, yine sende. Masam kapıya uzak bir yerden. Hani şu tost aldığımız sıra var ya, onun hemen dibinden. Kapı karşımda; gelip geçiyor hayatın hengâmesi içinde neşeli, kederli, asık suratlı insanlar; gelip geçiyor zaman. Bekliyorum, yüreğimde inci taneleri, seni bekliyorum. 'Ah, bir gelse!' diyorum. 'Şu içimde taşıdığım bütün kederi, dağılmışlığı alsa götürse. Bir gözüme değse gözleri, henüz yaşamadığım mutsuzlukları bile silse. Bir girse gözlerimin menziline, bir umut düşürse yine içime, ben oyalanmaya devam etsem belli belirsiz sevgisiyle, oynamaya devam etsem sevda oyunumu gözlerinin her hareketiyle. Ah, bir gelse.' 

    Zaman geçiyor sevdiğim, hızlıca geçiyor. Görmüyoruz bazen bu acelede şehbal açma sevdasıyla yanıp tutuşan taze çiçekleri, görmüyoruz mutluluğun her adımda geride bıraktığı ayak izlerini ve görmüyoruz, belki de gözümüzün hizasında duran gerçekleri; zaman geçiyor sevdiğim. Gözlerimizdeki perde eskiyor, bazen yürek sızlatıyor ya, yine de 'Eyvallah' dedirtiyor eskiler safına katılmaya yüz tutmuş perdemizin deliklerinden, bize selam duran hüzünler. 

    İşte geçen zaman, işte ben, kantinin yalnız bir köşesinde, bilmem kaçıncı bardak çayımı içiyorum, hava soğuyor. Sabahın yaza elini sarkıtan sıcağı, yerini ürperten bir soğuğa bırakıyor. Kaloriferler de yanmıyor be sevdiğim, hava soğuk, üşütüyor. Bir siluet geçmeye görsün kapıdan, gözlerim merakından dört dönüyor. Her yüz yeni bir Bismillah çektiriyor suskun dilime, her yüz 'Ha geldi, ha gelecek.' diyor. Dedim ya eskiyor artık umudu içimde tutan yalancı perdeler, artık gerçekler gün yüzüne çıkıyor, artık umut tükeniyor. Hava soğuyor sevdiğim ve sen de gelmiyorsun. Kandırıyor bütün gölgeler, kandırıyor saniyeleri kovalayan yelkovan, kandırıyor batan güneş beni her gün; zaman ne kadar geçerse vuslat o kadar uzuyor, şu bendeki kör umut an be an tükeniyor. Karanlık iniyor yavaş yavaş derdinin kefesi olmuş omuzlarıma. İşte akşam, işte ben, elimdeki bilmem kaçıncı bardak çayımı yudumluyorum, hava soğuyor. Beklemeye lafım yok, beni sana bağlayan her umut tanesi yollarına çiçekler saçıyor bu bekleyişlerimin. Ben kavuşamamaktan yana dertliyim sevdiğim; ben seni değil de, bu deryanın içinde kendimi daha fazla taşıyamamaktan dertliyim. Derd-mend olmuşum, bu işin ehliyim. Ey benim güzel derdim, seni taşır da yüreğim, ben kendimden şüpheliyim. Saatler geçiyor, yine de gelmiyorsun. İçimde umudumu kemiren hüzün, diyor ki ‘Gelmezse şu kapıdan, bir daha gitme ardından. Gelmezse en çok ihtiyaç duyduğun anda, bir daha oturtma onu gönül tahtına. Gelmezse…’ 

    Cümleleri beyhude uzatmanın ne gereği var sevgili… Sonunda yağacak yağmurdan habersiz bugünün perşembesi. Gönül kapım aralık, hala inatla ‘Ha geldi, ha gelecek!’ diyor gitgide azalan kalabalık. Bu gece yağan yağmurdan habersizsin, gelmiyorsun. Dökülüyor inci taneleri… Artık süveydanın nefesine dahi yetmiyor boşluk, geçemiyor, kapı kapanıyor. Yüreğimde inci taneleri…

     Meltem K.

23 Nisan 2014 Çarşamba






Hayatta güzel şeyler de olmaya devam ediyor.
''Güzelim, güzel sıfatına en çok gidenim. 
Sana yazmak bir mum yakıp ona bakmak gibi. 
Kısık ateşinle dev bir ilimle yükseliyor aklımda yüzün. 
Yeşil ve keder yüklü bir gemi olup su alıyor, öpsem de huzura kapatsam dediğim helal gözlerin. 
Naciyem, aynı yastığa baş koymamıza günler kaldı sadece. 
Gözlerimi kapatınca, sadece o yeşil ve pervasızca yüreğimi kucaklayan gözlerini görüyorum, yaralarıma değiyor o gizli karasıyla, değiyor canımdan her bir parçaya. 
Kendimi böyle böyle iyi ediyorum. 
Tutup kendine çekiyor yorgun yalnızlığımı saçların. Yasemin kokusuyla sevaba sokuyor aklımı. 
Bir tebessümüne değip gönlümden 'Ah!' diye geçiyor hasret. 
Bağrına basıyor yorgun başımı içinde kendimi uyuttuğum helal yüreğin. 
Naciyem, aynı mumun ışığında geceye gülümseyecek yakında yüreklerimiz. 
Hiçbir yeri olmayacak evimizde zehre bulanmış dokunaklı kederin.''


(Sevgi böyle bir başka güzel vesselam.)
''Aşk bir yarış değil zannımca. Kim daha çok uğraşırsa o kapmıyor gönlünü. Kimdeyse gönlün o daha çok görünüyor sana. Kimdeyse aklın, o daha çok dokunuyor kalbine. Kalbe girmek için çabalamak niye? Yüreğin düştüyse elime, beni senden ayrı tutabilecek olan ne; aramıza girebilecek olan? Dağları delmem bir şey ifade eder mi, sende değilsem; sen de değilsen biz'de. Değil mi ki aşkta çaba sadıklığa eşdeğer? Yumdum gözlerimi; hayalimde sen, aklımda sen, bende sen. Yolların getirecek mi bana seni, hiç bilemem. Dedim ya; kalbin düştüyse elime, ne olursa olsun varacağı yer olmalı tek kelime: Sen. İlle de sen. Kalbimde tek sen. Kim çıkarsa önüme, yine de sen. Yahut aşk, sanıldığı gibi fevkalade bir şey değildir. Ama gene de sen.''

20 Nisan 2014 Pazar

...
Hem boğulmaktan korksa yağmur, deryaya düşer mi? Hem deryanın da başı bir damla yağmur değil mi?

16 Nisan 2014 Çarşamba

    DÜN-YA VAR-MIŞ.

    1.Bölüm: Ağlamak

    (Oysa her gün yeni bir umut doğar, güneşle beraber.)


    Ağlamak eşittir rahatlamaktır bende. Hani hiç bir şey yapamadığım zamanlarda en çok da. En azından ağla, geberene kadar ağla. Gebermek fazla mı oldu dersiniz? Değil bence. Bu şey gibi; göz yaşın bitene kadar, ağlamaktan takatin kalmayana kadar ağlamak; gözlerini kapadığında yaşlar süzülürken her damlada her şeyi, yaşadığını dahi unutmak; bir sen varsın bir de o; aklını kemiren, göz bebeklerini kurutan her neyse, işte o. Ve sonunda sen farkında olmadan gelen uyku. İnanmazsınız, nasıl huzura erdirir, nasıl rahatlatır. 

    Sonra.. Sonra fark edersin ki ağlamayınca etkisi de gidiyor, yani ya ağlayacaksın ya ağlayacaksın. Yoksa gelmiyor o rahatlama. İşte tek problem de bu: Ne zamana kadar ağlayabilirsin ki? Bir saat, üç, dört, bir gün?? Yapma be, çağlayan mı var içinde? 

    Sonra... Sonra yeni bir saate uyanırsın. Bitmiş midir? Hayır tabi. Kurtulduğun bir şey yok, değişen bir şey yok. Şunun dışında: Eğer bazıları gibi geceleri, yalnızken ağlamaksa tercihin; sabah olmuştur, güneş doğmuştur. İşte sana değişim. Aslına bakarsanız buna benzer çok örnek verilebilir: Güneş doğmuştur, yeni çiçekler, kuşlar yeniden ötüşmeye başlamıştır, belki karıncalar çıkmaya başlamıştır, ram pa pa pam ram pa pa pam şekerliğe marş!! Bodrumdaki kedi yavrulamıştır, kapına bir küçücük köpek dadanmıştır, artık daha çok süt alman gerekir. Üst kattaki yaşlı teyze ölmüştür, severdin ya muhabbetini. Gazetede bugün daha az mutsuz haber vardır, dışarı çıktığında sokakta farklı bir çocuk görürsün, dayanamazsın bir de ona çikolata filan alırsın. 'Çikolata dişlere zararlıdır.' diye aklından geçerken daha çekimser uzatırsın elindekini. Yolda gezinirken gülümseyen yeni yüzler görürsün, sen de gülümsersin farkında olmadan. Dün yağan damla damla yağmuruna karşı bugün hava mis gibidir. Derin bir nefes çekersin, 'Oohhhh be dünya varmış!' Dün-ya var-mış. Sahi sen de yaşıyorsun, ne iş? 

    Dedim ya, ağlamak rahatlatır, ama durulana kadar. Sonrası aynı. Aslında görebilirsen, sonrası farklı. Anlıyor musun, göz meselesi bu. Öyle uzağı görmene gerek yok, yanı başına odaklansan da yeter. Çok mu iyimserim? Ama görüyorsun güneş her gün yeniden doğuyor, günler sana ne getirecek, sen ne bekleyecek ne umacaksın, uğraşmadıkça direnmedikçe bozulmayacak mı gözlerin? Adam karşında dünyanın en güzel gülüşüyle duracak, hayvan eline yemek isteyerek bakacak, çocuk fakirlikten bazı geceler aç yatacak görmeyeceksin. Gözlük mü? Yok yok, bu kalp gözünün ayarında gözlük yok. Sen tercihini yapacaksın. 

   Sonra... Sonra sabah olacak, hem kim bilir, belki gök kuşağı da çıkar...


    Meltem K.

15 Nisan 2014 Salı

     Herkes özler birilerini, bir şeyleri özler. Kimi evladını özler kimi annesini. Bazısı geleceği özler, geçmiş özlemi yaş olur süzülür bazısının yanaklarından. Birisi vatanı özler, bütün cihanı gurbet bilir bir başkası ölümü özler. Bir başkasının da yanında bile özleyeceği bir sevgilisi vardır, işte döner dolaşır onu özler. İnsan özler velhasıl. İnsan bir de özlediğinin bilinmesini ister. Hani bir beyit var, gönülden gönüle bir yol gider derler, sonra da bunu dile dökerler. Madem diyor, gönülden gönüle bir yol var, o halde dile dökmenin ne alemi var. Gerçekten özleyenler, özlediklerini dile dökmeye mecali bile kalmayacak kadar özleyenlerdir. Öbür feryad edip ortalığı birbirine katanlar özledim zannedenlerden başkası değil. İnsan gerçekten özlerse, özledim diyemez. Ama ona bakan onun gözlerinde özlediğini seyreder, bu falancayı özlüyor derler, yüzünde sevgiliyi seyrederler ona bakanlar. Demek ki sevgilinin uzağında durup, özledim diyenler aslında kendilerini kandırıyorlar. Yani sen hem seveceksin, hem özleyeceksin hem de sebepler, bahaneler koşacaksın. Sevmek, özlemek, sebepleri aşmak. Her baktığı yüzde, gözde sevgiliye bakmak; bazen gemileri yakmak; bazen sevgilinin, sevdiğinin yanında olmak değil mi?

8 Nisan 2014 Salı

    ''Gönlümde bir fırtına, sonu tufan. Rüzgar her estiğinde adını söylüyor, kulaklarım sağır olsun diliyorum. Dudaklarıma mühürlenmiş bir sözcük gibi ismin. Hangi cümleye başlasam, başına adını koyuyorum; dilim lal olsun istiyorum. Aklım bir zincir vursun yüreğime; her halkada demirin soğukluğu, yaktığın ateşi söndürsün diliyorum. Kalbime ayaz vursun, donsun. Öldürmeye çalıştığım sen değilsin, kaçtığım sen değil. Elimde bir hançer... Sen yeni güne doğ; bırak ben öleyim.''
Akılsızdır benim yüreğim. Hep gider zoru seçer; ne var sanki onda, bana bakmayan gözlerinden başka.

6 Nisan 2014 Pazar

       BİR KÜÇÜK MUTLULUK MESELESİ

   Güne nasıl başladım? Hemen sıcağı sıcağına anlatayım. Bana ne bundan diyebilirsin, hakkındır. Hakikaten, size ne bundan? İhtimalleri sıralayalım: Belki köpekleri seviyorsunuzdur, belki okuyunca seveceksiniz az biraz, belki okumayı seviyorsunuzdur, yahut gülmeyi, cümleleri kafanızda canlandırmayı... vs vs. Artık neden bunu hala okuduğunuza siz karar verin. Ben sadede geleyim.

    Güne nasıl başladım? Saat 7 sularında uyanmak zorunda kaldım. Yurdumun kapısında bir küçük köpekcik, havlıyor. Havlıyor ya da ağlıyor. Böyle sese ben dayanır mıyım, kalktım tabi. Halbuki tanıyanlar bilir, beni yatağımdan ayırmak oldukça güçtür, hele ki geç yatmışsam. Uykulu gözlerle pencereye yanaştım, gözümü açamıyorum daha tam olarak. Allah'tan güzergahımda tehlike arz eden bir eşya yok, bir de yere kapaklanıp kalkmaya uğraşabilirdim. Gözlerim halen yarı açık. Camı aç, hafif ürperten hava içeriye doluşmadan önce yüzünü buruşturup geçsin. Ayıldım azıcık. Camı aç, ufaklığın sesi daha da çınlasın. Ayıldım biraz daha. Mini mini, tombik, daha yeni olduğundan cırtlak sesli bir yavru köpek. Ne yapmış, nasıl yapmış orası benim olmadığım bir mazide kaladursun, merdiven basamaklarını çıkmaya çalışıyor. Çıkabiliyor ama her basamağı birkaç kere. Poposundan birinin destek çıkması gerek gördüğüm kadarıyla. 

    Neden ve neye böyle ısrarla havladığını araştırmaya başlıyorum. Evet hala penceredeyim, hala soğuk hava. Bakındım sağa sola. Demir çitlerin hemen yanı başında anne olduğu her halinden belli iki numaralı başkahramanımız durmakta. Meğer bizim Tombik'in de bütün haykırışları ona. Ama arada bir demir engel, böylesine yakınken bu kadar hasretler birbirine. Dramatikleştirmiyorum durumu, Pofıdık'ın ses tonu öyle söylüyor. Evet adı da Tombik, siz Pofıdık da diyebilirsiniz. Kızsa Pofıdık, erkekse Tombik. 

    Tabloyu kısaca özetlersek: Anası çocuğundan ayrı düşmüş. Çocuğu da anasından. Gözle görülemeyen cinsten, çünkü dedim ya arada sadece demir bir çit. 

    Anne binanın etrafında dolanıyor. Uzaklaştıkça Tombik'in sesi daha şiddetleniyor. Ben de camdan yönlendiriyorum: 'Kızım sağdan gel, görmüyor musun basamakları, ordan gireceksin!!' Bir süre geçtikten sonra, anaç eleman yolunu buluyor. Artık beni duydu, anladı mı yoksa annelik içgüdüsü mü, şans mı orası muamma. Velhasıl kavuşuyorlar sonunda. Ha tabi, artık indim ben de bahçeye. Hava halen soğuk be! Dün geceden beri içimde bir köpek sevme isteği, yolda iki kere Golden gördüm de dokunamadım oradan kalma. Az yanaşayım dedim yanlarına, oy ne de sevilir bu şişko diye düşünerek. Ne mi oldu? Anası olacak o kadın(çirkefleşmedim yanlış anlamayın) yaklaştırmadı beni yanına. 'Arkadaş dostum ben, yapma böyle.' dedim anlamadı. 'Ben yok size zarar vermek?' yok yine anlamadı. Baktım olmayacak, mutluluklar diledim çekildim. Hava da soğuk. Bas bas bağıran Pofıdık'ın sesi çıkmıyor artık. Mutlular, mutluyum. Kahvaltıda gülücükler saçıyorum. Abartma yahu mu diyorsunuz, benim mutluluğum da böyle işte, küçük ayrıntılarda gizli. Bolca para, kocaman evler mi lazım? Maddiyat göz doyurur be arkadaş, gönlün aç kalmaya. Haydaaa!! Nerden nereye! 

    Hah işte 7'de uyandım. Bugün de vizem var, asıl niyetim sabah erken kalkıp ders çalışmaktı ya yine Hak getire. Peki Tombik/Pofıdık ve annesi şimdi nerdeler, ne haldeler? Hayır hayır, bu soru yanlış. Doğrusu 'Nasıllar?' olacak. Cevap aklınıza geldi mi peki? :)

    Meltem K.
“Sevdin mi,
Biraz sabır, kalbine kat karıştır.
Özledin mi,
Benim gibi kendini çaya alıştır.”
    ...
    Bu arada kendimle kalınca sakin ol diyorum ama ne zamana kadar.

   Bu kaçıncı gecedir kendi kendime onunla konuşuyorum. Geçmiş acılı günlerin tartışmasını yapıyorum. Anlatıyor ve bütün yanlış anlaşılmaları, haksızlıkları düzeltiyorum. Onları yeni baştan yaşanacak bir zamanın önüne getiriyorum. Konuşuyorum onunla. Boş zamanlarımda da değil. Günlük çalışmalar sırasında ama gören olmuyor bu yaptığımı. Dış görünüşüm ele vermiyor beni.

   Kısa ya da uzun yürüyüşlerde oluyor nedense daha çok. Bir dalgınlığa koyulma gibi başlıyor. Arkadaşlarımı bilmiyorum ama yürüyüşler çok verimli benim için. Hem dışarda görünüyorsun hem içeriye kaybolabiliyorsun. Ayak seslerinin biraz arkasında az bir gayretle bir benzemeden dolayı başka bir ses duyulmaya başlıyor. Adı adıma geçilince bir çözülme, ayak seslerinin birbirine ve oraya buraya çarpması, bir dağınıklık başlıyor. Ama biraz dikkat edilince o sesin kaybolmadığını, görünüşte sadece beraberliğin bir parça dağıldığını, zira işin içine sesin sahiplerinin mizaçlarının karıştığını, bir nevi cezbenin başladığını görüyorum. Kendime dair düşüncelerim kayboluyor. Ve bu mizaçların sahiplerine, yüzlerine bakıyorum. Tanıyorum bu insanları. Ve görüyorum ki seslerine sahip çıkıyor değiller. Ve bilmiyorlar.  Ve daha bir çok günlük olay ve eşyanın hemen arkasında kullanmakta olduğum zamana en yakın bir biçimde beraberliklerimizi düşünüyorum. Haşa, “marifet” bu olsaydı derecemle övünürdüm. -Bir gün biri çıkar, insanları ölçmek için meslekleri ne olursa olsun aşık olup olmadıklarını sorarsa, anlamaya muvaffak edildiği bir ince güzelliğin hakkını kullanıyor demektir.

     Elimizdeki bütün işleri bırakıp, evlerde, parklarda, yollarda öbek öbek toplanıp ve dağ başlarında bir araya gelerek omuz omuza yaslanarak düşünelim.

       Hiç aşık olduk mu?
       Neye aşık olduk?
       Onu nasıl karşıladık?
     Onun ilk niyetiyle donduk kaldık mı yoksa ilk nimet gözlerimizi onun gizlediği daha büyük bir nimete mi açtı?
      Ve ikincisi üçüncüsüne
      ve böylece
      gide gide
      gerçek marifetle gelebildik mi iç içe?

 Oysa ben neler düşünüyorum. Diyorum ki gururumun bu kadar incinmesine dayanmamalıydım. İşte başıma gelen. Daha başlangıçta takılıp kalmışım bile. Böyle olacağına, insan, arkasının gelmeyeceğini bile bile, bir kaç zavallı lirasını ihtiyacı olanlarla bölüşebildiğini düşünüp böbürlensin daha iyi.

       Niye yazıyorum ki bunları.
   İçimiz bir dolap değil ki açıp bakalım. Açıp gösterelim. Yine de anlatıyoruz ama. Bizi farkedince eşyaların arasına gizlenmeye çalışan bir böceğe benziyor anlattıklarım.

    Gelecektim. Ama daha bir kötü hatıram olsun istemedim. Ona böyle yazdım. Merhametle bakarak gülümsedim. Görünüşü acımayı da zorlaştırıyor insana.

     Nereye varacağı belli olmayan kendi sağlığım taşınmaz bir yük oluyor. Hayret o da gülümsüyor. Yine demiyorum. Bakıyor. Fakat bu defa sanki o değil.

    Peki ben kimim?”


    Cahit ZARİFOĞLU / Yaşamak

5 Nisan 2014 Cumartesi

    Ahh canım akıyor kaleme, can buluyor.
    Acıyor, evet hem de çok.
    Gözyaşım gün sayıyor.

    Kalbime değdim nihayet,
    Ne kadar özledim de...
    Gel gel n'olur dön gel.
    Hadi dön gel be!

    Ölüyorsun dedim ya, bakma sen. Şarkılar böylesine sana yazılmışken ne mümkün! Bak anlaşalım basitçe. Çık git aklımdan bilmediğim bir yerlere. Duyuyor musun? Anlaşalım gizlice. 

    Tamam kabul, şarkılar bahane seni çağırmam için her gece. Çağırmak dediysem, henüz ayrı düştüğümüz yok da, geceleri daha çok kalıyorum seninle; daha yakın, daha baş başa, daha aşık, daha umutsuz... Öyle ya, var mı hiç şansımız? Yok gibi, büyük olasılıkla yok; çırpınmayayım akıl sınırlarımın içinde, yok işte. Hem senin gözlerinde beni görecek aşk yok, hem bir arda kalmamız için fazla zaman yok. 

    Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir.
    Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. 
    Ve sevecekse sevilen; o hayat her şeye bedeldir.

   Sevmek, özlemek. Beklemek... Korkutuyor beni bu kelimeler, ümitlendiriyor aynı zamanda. Sonunu düşünemiyorum; iyi bir senaryo mu yazmalıyım, bu bekleyişin sonu olur mu vuslat? Yoksa öldürmeli miyim seni; aşk hikayemin başrolü, var mı kaderinde bensiz bir hayat?

    Anlasam, bilsem. Aklında en ufacık bir hasret varsa bana dair, hissedebilsem. Ama yok! Diyorsun ki bana: ''Sonumuz vuslat mı hicran mı, varsın merak et. Bu giz bende değil, zamanda saklı. Belki bugün belki yarın, ama mutlaka kavuşacaksınız, gün gelecek.'' Hal böyle olsa da hoş, beklemek güzel.

    Evet, zaman yok birlikte olmamız için -ben sana bakamıyorken ve sen buna inat her gün etrafımda nefes alırken birlikteyiz ya işte- . Sayılı günler çabuk geçermiş ya; sen karşımda duruyorken, bana yakınken ve bir o kadar da uzak. Hal böyleyken saatler bozuk, ilerlemiyor zaman. Her şey geçip gidiyor, bir sen hala karşımda, hala uzak. Dedim ya, sayılı gün. Yakında bu uzaklığa yollar da eklenecek. Belki kısa belki uzun mesafeler. Ama mutlaka daha fazla. O zaman seni sadece uzaktan izlediğim için kendimi suçlar mıyım? Bir kere olsun sana yaklaşmaya çalışmadığım için? Ne bileyim, bir yeşilçam senaryosu yazmadığım, sana çarpıp kitaplarımı düşürmediğim, gözlerine uzun uzun bakmaya cesaret edemediğim için? Hal böyleyken dizelerle avunabilir miyim?

    Yine gecikmişim bağışla sevgilim;
    Sevgiye on kala, ölüme beş… 

    İsterdim ki... Diye başlayan cümlelerim var, bir hayli. Hayaller, susmak bilmeyen şarkılar, seni getiren sabahlar, seni bağıran akşamlar, beni sana en kuvvetli düğümlerle bağlayan umutlar var cebimde. Her gün bu böyle, her gün bıkmadan usanmadan. Sevdiğim, ah bir sesini duysam... Ne diyorsun, vuslat yahut hicran?

    Çok şükür, bin şükür
    Seni bana verene.
    Yazmasın tek günümü sensiz kadere.
    Ellerimiz bir, ellerimiz bir
    Vedalar, denizler engeldir sevene.

    Bu şarkı kalbimin tek sahibine,
    Ömürlük yarime,
    Gönül eşime.
    Bahar sensin bana, gülüşün cennet
    Melekler nur saçmış aşkın yüzüne.

    Bu arada... Bu kadın bilmiyor: Denizler engel değildir sevene. Ama veda? Bana veda etme.

    Meltem K.

2 Nisan 2014 Çarşamba

     ... 02.04.2014 03:04     
     Sanma ki derdim güneşten ötürü;     
     Ne çıkar bahar geldiyse?     
     Bademler çiçek açtıysa?     
     Ucunda ölüm yok ya.     
     Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten     
     Güneşle gelecek ölümden     
     Ben ki her nisan bir yaş daha genç,     
     Her bahar biraz daha aşığım;     
     Korkar mıyım?     
     Ah, dostum, derdim başka...

     Gece. Yine gömünce seni karanlığa, sessizliğe... Hücum ediyor bütün o kaçmak istediğin duygular bir bir kalbine... Ta ki varana kadar en ücra köşelerine. Çünkü aslında sen de biliyorsun ya, böyle zamanlarda uyku haram olmalı gözlerine. Haydi Bismillah, başlayalım mı? Gerek var mı sorgu suale? Kalpten gelen çevrilebilir mi geriye? Başlıyor işte şeb-i yelda. Bu gece de yok çaresi, hüznün sığmıyor ele avuca. Hatta eğilmiş kulağına alay edercesine bağırıyor içinde kopan dilsiz fırtına: 'Dur bakalım, bu daha ne ki. Bak gör, ne halde çıkacaksın sabaha.' Bu dert b/aşka.

     Umut... Umutsuzluğun yanına katık edip, inatla vazgeçemediğin umut. Yaşatıyor seni, öldürüyor da. Nefes alıyorsun evet, kalbin atıyor, konuşabiliyorsun, gülebiliyor yürüyebiliyorsun. Canlı, hayat dolusun; herkesten daha çok belki, her şeyden daha çok. Yaşıyorsun, yarınların umutla dolu. Ve işte batıyor bugün de güneş. Gece... Kayboldun yine, kim bilir hangi ücra köşede. Bu sokakları senden iyi kim tanır? Derler ya: 'Fi'l kalbi mine'l kalbi ile'l kalbi sebîlâ.' Bir umut peyda oluyor sana: O yarin bundan haber var mıdır? Bu sessizlik, bu kendini bilmezlik -onun gözündeki seni bilmezlik-... Gerçekler ne kadar acı olabilir, görmüyorsun, görmek istemiyorsun. Ve işte... Ölüyorsun, yarınların umutla dolu.

     -Ya da şöyle yapayım. Devamı olmasın bu yazının, şeb-i yeldadır dostlar, sinirlendim gece gece. :) Yarım kalsın duygular, toprağı bol olsun.

     Çünkü: 'Öyle bir zamanda geldin ki, vazgeçmek mümkün olmadı.' Vazgeçemiyorum yine inatla. Benimki yaşatmıyor, öldürüyor günden güne. Alışacak değilim, sen böyle karşımdayken yokluğunla. Seni öldürmeliyim içimde. Belki gözlerime bir perde, seni görmeyecek şekilde. Daha az çay, daha kısa otururum kantinde. Her nasıl olacaksa işte!! İnanasım yok da, ölüyorsun bu gece. Ah be!! Hiç haberin yok.

     Kaçamam da nasıl giderim?     

     Bende hal yok, bahane bul.     
     Hayat mani, lakin ölüm de var.     
     Akşamım, bir dur sabahı gör.    
     Sana mı kaldı bu vaktin seyri,     
     Sabrım kal hele hayrını gör.     
     Ah be!! Hiç haberin yok.

     Meltem K.